Antalyaspor’un Faydacı Yaklaşımı: Mile Jedinak
Ülke futbolundaki en büyük eksiklerden biri üst düzey kulüplerde dahi herhangi bir transfer stratejisinin bulunmaması, kulüplerin önünü görememesi. Bunu defalarca yazdık, çizdik, tartıştık. Bu minvalde doğru örnek olarak gösterilebilecek tek tük hamleler oldukça bunları vurgulamak gerektiğine inanıyorum, bu sezon Süper Lig’de bu yolda atılmış en mantıklı ve verimli adımlardan biri de Antalyaspor’un Gençlerbirliği’nden kiraladığı Mile Jedinak.
Antalyaspor, şu sistemi ve düzeniyle Türk futboluna katma değer koyan bir kulüp görüntüsünde değil belki ama kısıtlı imkanlarıyla ligde tutunabilecek mantıklı tercihler yapabildiklerini yabancı seçimlerinde açıkça görüyoruz. Yeni yabancılar getirmek yerine yurt içinde boşa çıkmış, ne yapıp yapamayacağı az çok belli alternatiflere yöneliyorlar. Geçen sene Tita’da, bu sene Jedinak’ta başarılı olan bu formül lig için yeni bir vizyon ortaya koymasa da kısıtlı bütçeyle makul bir iş ortaya koyabilmek adına takdir edilmesi gereken bir yaklaşım olduğuna inanıyorum.
Ülkemize yabancı girişi çok fazla ve bunların çok büyük bir bölümü sağlıklı yollarla getirilmiyorlar. Böyle olunca yayın geliriniz 1 milyon dolar da olsa 11 milyon dolar da olsa aynı tipte oyuncuları, bu sefer daha fazla para ödeyerek getiriyorsunuz. Kalite/Maliyet oranı fazlasıyla düşüyor bu sefer. Bunu engellemenin en kolay yolu ise transfer yönünün sadece İstanbul ekipleri olmasını engellemek. Antalyaspor da Gençlerbirliği’nden oyuncu alabilirse bu sefer oyuncu alma/gönderme işleri daha sağlıklı bir düzene oturacak, kaliteli oyuncular da ülke içinde dolaşma şansını elde edecek.
Michael Jedinak 10 yıldır konuşulan pazarlama harikası Geremi gibi bir oyuncu değil ama Avustralya Milli Takımı görmüş, belli bir kariyeri var. Gençlerbirliği’nin yeni şartları ona uygun olmadı diye bir Antalyaspor’un, Diyarbakırspor’un, Denizlispor’un bu tip adamlara burun kıvırması içi boş egolardan başka bir şey olmazdı. Antalyaspor’un yaptığına yüzeysel bakılırsa çapsızlık bile denilebilir şu ortamda ama bence kulübün ayağının yere basmasıdır, kendi içinde faydacı bir yaklaşımdır ve her kulübün kendi çapında bunu yapabilmesi gerekir. Bu modele yakın bir diğer ekip olan Eskişehirspor kısa sürede lige uyum sağlayıp bir takım kimliği ortaya koyabildi mesela.
Jedinak’tan başlayan, Eskişehir’e uzanan bir çıkarımda bulundum, nerden esti diyenleriniz olabilir. Mile Jedinak ilk yarının en fazla gol atan orta saha oyuncularından biri aynı zamanda 6 golle. Bu yazının ardından Süper Lig’in en skorer 11′ini değerlendireceğim, onun içinde eriyip gitmemesi gereken bir örnek olduğuna inanıyorum Jedinak’ın. Ayrıca son bir not, Süper Lig’de iki senedir oynayan bir yabancı oyuncunun bir tane adam gibi fotoğrafı olmaz mı, bugün 300′e yakın Antalyaspor maç fotoğrafına bakmışımdır herhalde. Bulduğum fotoğraf da onların arasından değil Galatasaray.org’dan çıktı. Diğer fotoğrafı bulmamın yaklaşık 15 saniye sürdüğünü söylememe gerek yok herhalde…
Opsiyonsuz
Kabul edelim ki Jo transferini olumlu açıdan anlamlı kılan en önemli detay Galatasaray’ın hem Jo’nun takıma uyum sürecini değerlendirme fırsatı olması ve orta vadede yeteneğine oranla uygun bir bonservis bedeliyle kadroya katma şansıydı. Bu iki detay transferi kusursuzlaştırıyordu ancak Murat Yalçındağ’dan öğrendik ki Galatasaray Jo’nun bonservisini alırken herhangi bir önceliğe sahip değil, bu da bu kapasitedeki bir forvet oyuncusunu 6 ay sonra kadroya katma şansını oldukça azaltıyor.
Buraya kadar herkes hemfikirdir sanıyorum ancak burdaki ince çizgiyi atlamamak gerekiyor. Tamam, önemli bir detaydır transferin yorumlanması adına ancak Galatasaray bu transfere geleceğe büyük bir yatırım olsun diye girişmemişti. Galatasaray Milan Baros’un yokluğunda, şimdi Harry Kewell’ın uzun dönemli sakatlığı sonrasında o bölgeye çok büyük maliyeti olmayan, kaliteli bir oyuncu getirmek zorundaydı. Sanırım piyasadaki en iyi alternatiflerden biri de Jo’ydu bu anlamda, bundan kimsenin şüphesi yoktur sanıyorum. Burdaki en büyük eksi kısa vadede Avrupa Ligi’nden faydalanamayacak olmamız. Opsiyonlu bir transfer olsaydı önümüzdeki dönem için girilebilecek bir riskti bu ama kısa vade transferiyse Avrupa Ligi daha önemli bir kriterdi.
Galatasaray bulabileceği en değerli oyuncuya yönelmiş oldu lig için, bu da bir tercihtir, saygı duymak lazım. Atlanmaması gereken detaysa şampiyonun bu sezon olduğu gibi direkt olarak Şampiyonlar Ligi’ne katılacak olması. Lige yönelmenin de bir vizyonsuzluk, çapsızlık olarak görülmemesi lazım. Devre arası transfer döneminin bitmediğini de düşünürsek forvet rotasyonuna bir ek daha gelebileceğini unutmamak gerekir. Muhtemelen Caner Erkin de sol ön rotasyonuna geçiş yapacak Kewell’ın yerine, forvetin ortası çözülürse bu açıdan sıkıntı yaşayacağımızı sanmıyorum. Rotasyonda yer bulmasından dahi memnun olmasam da Aydın Yılmaz, A2′den çağrılma şansına sahip bir Berkin Arslan varken Caner’in yedeklenmesinde de problem olmayacaktır. Zaten bir bölgeye aynı çapta sekiz alternatifle başlayamaz bir takım, bu kadar geniş bir rotasyon hiçbir takımda yok.
Esas sorun istisnasız her sezon Galatasaray’ın kritik bölgelerdeki oyuncularını kaybedip bir türlü geri getirememesidir. Çift dikiş ameliyat kavramını tıp literatürüne kazandırdı Galatasaray Sağlık Kurulu, üstünde durulması gereken konu budur. Yoksa Galatasaray her 6 ayda bir yeni Milan Baros, yeni Harry Kewell bakmaya devam edecek. Bu topa şimdilik girmeyelim, önümüzdeki bir yazıya kalsın çünkü tek paragrafla geçiştirilmemesi gereken önemli bir konu bu…
Galatasaray 1-0 Gaziantepspor || Nonda’ya Rağmen…
Galatasaray’ın maç boyu oyunun hakim olan, sert hava koşullarına rakibine göre çok daha iyi adapte olmuş taraf görüntüsündeydi. Bunu ilk yarının başından beri hissettirdi takım, Ahmet Arı’nın atılmasından bağımsız olarak. Sahada bu kadar etkin bir takım varken taraftarları ölüp ölüp dirilten, duran topta Mustafa Sarp’ın doğru arka direk koşusu ve Mahmut Bezgin’in duruş hatası olmasa puan bırakma tehlikesi yaşanmasının en önemli sebebinin yetersizliğin dibine vurmuş merkez forvet Shabani Nonda oldıuğunu herkes görmüştür zaten. Zaten fizik olarak üst düzey futbol hayatının son demlerini yaşayan Nonda’nın bu olağanüstü koşullarda hiç verimli olamayacağı net olarak belliydi. Ben takıma yabancılığına rağmen Jo ile başlamasını isterdim Rijkaard’ın ancak hem oyuncusuna saygısını belli etmek, hem de Jo’yu ortaya atmış olmamak açısından bu yönde bir tercih kullandı. Birçok açıdan doğrudur ancak sahada işlemediğini de kaydetmek gerek.
Rusya tecrübeli Caner Erkin, Ukrayna tecrübeli Elano. Bu iki oyuncunun son dönemdeki form grafiklerini kaybetmeden bu maçta bir adım daha öne çıkmış olmaları tesadüf değil kesinlikle. Türkiye’de bu koşullarda maç pek oynanmıyor, belli bir dönem Sivasspor’un iç saha maçları dışında bu kadar sert iklim şartları mevcut olmuyor. Galatasaraylılarda da hemen Konya deplasmanı çağrışımı yapmıştır, bugün de sağ bekte görev yapan Uğur Uçar’ı görünce. Bu sebeple saha tecrübesinin önemli olduğuna inanınırım, fazla teorik gözükse de. Caner Erkin ilk yarı sonu istatistiklerine göre 5 km’ye yakın bir mesafe kat etmişti ve takımın en çok koşan oyuncusuydu. Dominant oyunun yanında atlanmaması gereken bir detay daha. Top taşıyan ve aksiyonunu illaki bitiren bir Caner Erkin’in takıma ne kadar faydalı olduğu, bu takımın hücum gücüne neler katabileceğini de görülmüştür bir kez daha. Galatasaray’ın bu sezon yaptığı en önemli transfer hamlelerinden biri, kim getirdiyse fikrine sağlık diyorum.
İlk yarı bu üstün oyuna rağmen son paslar ve vuruşlardaki yetersizlik sebebiyle pozisyon bolluğuna dönüşmedi. Nonda’nın maçın başında Caner’in ortasına vurduğu kafa zaten maç boyu nasıl oynayacağını gösteriyordu, Mahmut’un servis ettiği yumuşak topa zamanında hamle yapamaması da cabasıydı. Arda Turan da bugün aralara çok iyi kaçmasına ve Caner’le beraber rakibin defansını boğmasına rağmen soldan iki topu kaleciye teslim edince golsüz bitti devre. Arda bu ince işleri çok rahat yapabilen bir oyuncu aslında, bu tutukluğunun sebebini ben hala çözemedim. Fiziksel olarak yetersiz de değil bence, o açıdan eksik bir Arda defansif açıdan bu denli iyi bir iş ortaya koyamazdı. Kısa sürede formunu tekrar bulur diye umuyorum.
Burda bir Gaziantepspor parantezi açmalı, Ahmet Arı özelinde. Geçtiğimiz sezon Gaziantepspor’un gençleri oldukça revaçtaydı. İsmail Köybaşı ve Murat Ceylan’ın ismi her yerde yazılıp çiziliyordu ancak o jenerasyonun en genç üyesi olan Ahmet Arı biraz geri planda kalıyordu. Bana göre en az onlar kadar kaliteli bir oyuncu Ahmet ancak bugün gördüğü kartlar onun adına büyük tal
ihsizlik. Bir genç oyuncunun vitrin maçında bu kadar yanlış işler içinde olmaması gerek, hem kendini hem de takımını çok zor bir pozisyona soktu. Eminim kendi de pişmandır ancak mental açıdan üst düzey için yetersiz olduğu mesajını da verdi bir yandan. Takipte olunması gereken isimlerden biridir yine, umarım psikoloijk olarak fazla yıpranmaz önümüzdeki dönemde.
Rakip 10 kişi, takım da bu kadar dominantken ekstrem hava koşulları dışında telaşa mahal yoktu pek Galatasaray adına. Mustafa Sarp’ın önderlik ettiği, Elano’nun kaleyi bulmayan şutuyla sonlanan akın bu sahada yapılabilecek en organize ataklardan biri olsa gerek. Takımın kazandığı duran toplar vardı bu dönemde, Caner’in arzulu ve becerikli oyunuyla buna 58. dakikada bir penaltı da eklendi. Topun başına yıpranmış Nonda geçince herrkeste bir tedirginlik oluşmuştur tahmin ediyorum, yine de Nonda fena penaltı değildir diyerek gözlerimi kısıp bekledim ama Nonda tedirginliğin boşa olmadığını gösteren garip bir vuruş yaptı ve topu kaleci Mahmut Bezgin’e nişanladı. Ortaya yavaş ve yerden bir vuruş yapılabilecek en kötü penaltı tercihlerinden biridir gözümde, insan bari biraz sola doğru kavis verir ki top kalecinin ayağına çarpmasın. Kendisine büyük sevgi besleyen tribünlerden bile ıslık sesleri yükselir oldu, Rijkaard oyununa bakıp kendisini kenara alsa muhtemelen büyük bir uğultu da yükselecekti. Kenara gelen ilk oyuncunun Elano olmasına çok şaşırdım ama girişte de söylediğim gibi bunun Nonda’yı kaybetmemek adına yapılmış bir hamle olduğunu düşünüyorum. Doğru, yanlış, o ayrı mesele.
Duran toptan gelen gol sonrası maçın geldiği aşikardı, birkaç duran top ve korner dışında insanı heyecanlandıran bir Gaziantepspor pozisyonu da gelmedi. Lucas Neill’ın defansa gelişi bu anlamda çok önemli. Basit oynayan, sert bir savunma hattı izledim ben bugün, uzun süredir bu kadar diri bir Galatasaray defansı görmemiştim. Uğur Uçar’a olan sempatim olandan daha fazlasını mı gösteriyor bilmiyorum ama Neill’la çok iyi kapattılar o bölgeyi, önünde Barış Özbek’le oynamasına rağmen hücuma da iyi katkı verdi, hem hızlı oyunu hem de doğru paslarıyla. Sabri’yi Barış’ın bölgesine kaydırıp Uğur-Sabri-Keita gibi bir sağ üçlüyle çıkmanın takıma olumlu yansıyabileceğini düşünür oldum bu performans sonrası, ne kadar reailst, tartışılır olsa da.
Toparlamak gerekirse Galatasaray adına artıların fazla olduğu bir maç ve üç puan olarak hafızalara kazınacak Gaziantepspor maçı. Gaziantep, uzun yıllardır Galatasaray’a ters gelir, geçen seneyi saymazsak uzun süredir sürekli çelme takıyorlardı Galatasaray’a. İki maçta 6 puan almak bu açıdan da artı hanesine yazılır. Jo’nun ve Emre Çolak’ın Galatasaray’la çıktığı ilk profesyonel lig maçıydı bu, Jo’nun becerilerini de fragman halinde Sami Yen’de görmek iyi oldu. İlk yarıya olduğu gibi ikinci yarıya da iyi başladı Galatasaray ve Fenerbahçe, sıkı bir zirve yarışı görebiliriz. Kayserispor da puan bıraktı, Beşiktaş ve Bursaspor da birer maç eksiğiyle geriye düşmüş oldular. Erteleme maçları sonunda bir zirve resmi çizebiliriz sanırım, şimdilik bu kadar…
Giovani dos Santos & Galatasaray
Devre arası transfer dönemi Galatasaray için hiçbir zaman bu kadar hareketli geçmemişti. Lucas Neill’ın ve Jo’nun takıma katılmasının ardından üçüncü yabancı oyuncu olarak Frank Rijkaard’ın Barcelona’dan eski öğrencisi Giovani dos Santos resmen açıklandı. Açık söylemek gerekirse benim blog başta olmak üzere hemen her mecrada savunduğum transfer stratejisine çok uygun bir isim Gio, o konuda yönetimi tebrik etmem gerek ancak Galatasaray kadro yapısı ve transfer için gönderilmesi gereken yabancı oyuncu konusu o kadar karışık ki transferi saf olarak değerlendirebilmek hemen hemen imkansız gibi.
Giovani benim Barcelona döneminden beri beğendiğim, ülke sınırları içinde görmek istediğim oyunculardan biridir. Gençtir, yeteneklidir, potansiyellidir. Mart 1989 doğumlu olduğunu unutmamak gerekir ki bu da henüz 21 yaşını doldurmadan Türkiye’ye gelecek olması gerçekten müthiş bir transfer başarısıdır. Piyasasının uygun hale gelmiş olması ya da Totteham’ın onu yanlış bir strateji izleyip “genç yetenek, alalım bulunsun” mantığıyla kadroya katmış olmasının Gio’nun kıvraklığına ve yeteneklerine halel getireceğini düşünmüyorum. Aksine bunlar olmasa zaten bu yaşta, bu yetenekte bir adamın Türkiye’nin yanından bile geçmemesi gerekir. Bu adam Tottenham’da sadece üç maçta forma bulabilmesine rağmen Dünya Kupası’nda oynayacak olan ve birçok kalburüstü yeteneği kadrosunda bulunduran Meksika Milli Takımı’nın en önde gelen oyuncularından biri. Zaten Tottenham’a geçtiğinden beri gözümün üzerinde olduğu oyunculardan biriydi, 2008 yılında başladığım ama arkasını getiremediğim ‘Kayıp Aranıyor’ serisinde ilk zikrettiğim isimlerden biriydi Gio.
Gio’yla esas tanışıklığımız ise henüz Barcelona A Takımı rotasyonuna dahil olmadan önce forma giydiği 2005 U17 Dünya Şampiyonası’ndan. Nuri Şahin ve şu anda Gio’yla benzer şekilde bonservis opsiyonlu kiralık olarak forma giyen Caner Erkin’i izlemek için takip ettiğimiz o Dünya Şampiyonası’nın parlayan yıldızlarından biriydi. Meksika’yı zirveye taşıyan oyuncuydu Gio, Manchester United’da forma giyen Anderson’un MVP olduğu turnuvada en değerli ikinci oyuncu seçilmişti. Galatasaray’a transfer olması o turnuvayı izleyen herkesi bir kat daha fazla heyecanlandırıyordur sanıyorum.
Bu transferin gerçekleşmesinin en önemli nedeni piyasa uygunluğu kadar Galatasaray’ın elinde müthiş bir koza dönüşen Frank Rijkaard referansı. Galatasaray’ın kendisinden daha fazla transfer bütçesi bulunan Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın bir adım önüne geçmesinin nedeni budur, Haldun Üstünel’in ‘üstün’ performansının yanı sıra. Bunu Şampiyonlar Ligi gediklisi olmaktan uzak olduğu bir dönemde başarması ise apayrı bir başarı öyküsü. Rijkaard’a ve Gio transferine dönelim. Bu
saydığımız nitelikte bir oyuncuyu İngiltere’de mutlu olmasa bile ikna etmeniz için ya oyuncunun kariyer anlamında gerçekten dibi görmesi gerekir ya da ortaya önemli bir referans koyabilmek. Rijkaard bunu sağladı Gio transferinde, eğer Galatasaray’da uzun vadeli çalışma şansı elde ederse buna benzer transferleri görmeye devam edeceğiz sanırım. Galatasaray’ın yeni oluşturduğu vizyonun en temel parçasını da bu oluşturacak.
Birçok olumlu yönü var bu transferin, iyi güzel hoş da dediğim gibi Galatasaray’ın mevcut koşullarından bağımsız değerlendirilmesi mümkün değil transferin. Gelen Messi dahi olsa değimeyecek bazı gerçekler var. İlki Galatasaray’ın mevcut kadrosunda sekiz yabancısının bulunması ve sekizinin de atıl durumda bulunmaması. Öyle bir durum oluştu ki Gio’nun gelişiyle, ilk yarıda Galatasaray’ın en formda oyuncusu olan ama hala nedenlerini çözemediğimiz bir şekilde uzun süreli sakatlık geçiren Harry Kewell’ı takımın en sevilen yabancı oyuncusu olmasına rağmen göndermeyi gündeme geliyor. Dediğim gibi, Messi gelse bu takımın yapmaması gereken şeyler vardır, Harry Kewell’ı sakatlığı sebebiyle bu şekilde saygısızca uzaklaştırmak da benim gözümde bunlardan biridir. Daddy Cool şarkısını duyunca heyecanlanan her Galatasaraylı, hatta her futbolsever gibi Kewell’ın düzgün bir vedayı hak ettiğine inanıyorum ve bunun tazminatını ödemekle olmayacağı da bence açık. Kewell kadro yapısı uğruna gönderilecekse de bu sezon sonunda taraftarın alkışları eşliğinde olmalıdır. Yönetime tribünlerden tepki gelmeyecek, onu biliyorum ancak ben bir Galatasaraylı olarak kırılacağım, üzüleceğim. Benim gibi birçok insan da aynı duyguları paylaşacak. Daddy Cool bir hüzün parçasına dönüşmemelidir, Galatasaray yönetimi planlamalarını sakatlanan oyuncularını gönderecek kadar vahşi temeller üstüne oturtmamalıdır, sadece bunu söyleyebilirim.
Bunun dışında işin bir de kadro yapısı yönü var. Harry Kewell’ı bir kenara koyalım, az önce de adı geçen son haftaların formda oyuncusu Caner Erkin, kaptan Arda Turan, Elano, Jo, Nonda, Keita, gerektiğinde Aydın Yılmaz, hatta Berkin Yılmaz gibi Türkiye’nin açık ara en geniş kanat ve forvet rotasyonuna sahip olan takımda getirilmesi bu kadar zahmet yaratacak dokuzuncu yabancı oyuncunun mevkisi hücumcu kanat oyuncusu mu olmalıydı? Galatasaray’ın belki de son ihtiyacıydı bu transfer. Gio bütün bu oyuncuların önüne geçip çok iyi bir performans ortaya koyabilir mi, belki. Fakat bu takımın kadro yapısı gereği mevcut olan hiçbir sorununu çözmeyecek. Orta sahanın ortasında bu gedik duruyorken devre arasının üçüncü, toplamda dokuzuncu yabancı transferi kanat olmaz, hele Caner Erkin gibi bir oyuncuyu yeniden kazanmışken. Bu transferde benim kafama takılan en temel nokta budur.
Yazının gecikmesi için kusura bakmayın, eve geç gelmem, maç, uyku derken bunların üstüne Firefox da çökünce aynı yazıyı ikinci kez yazmak zorunda kaldım. Maçı da hakkıyla seyredemediğimden dolayı maç yazısı da yazmadım, belki yarın ufak notlar halinde geçeriz. Yedek ağırlıklı keyifli bir kadro, amaçsız bir 90 dakika ve sonunda gelen yavan oyun. Şimdilik diyeceklerim bunlar…
Shabani Nonda’ya Veda
Galatasaray’da Giovani dos Santos’un gelişi sonrası yabancı sayısı dokuza yükselmiş, gönderilecek yabancının kim olacağı ise merak konusu olmuştu. İş öyle bir noktaya gelmişti ki mevcut rotasyonda yer bulamayacak olmasına rağmen Avrupa Ligi’nde oynayabilme hakkı olduğu için bu sezonun en formda, son yılların ise taraftar, medya ve futbolsever nezdinde en sevilen oyuncusu olan Harry Kewell’ın ismi uzun süreli sakatlığı bulunduğu gerekçesiyle gönderilecek isim gibi duruyordu. Bu kötü sona hazırlanmış ve epey üzülmüş birisi olarak söylemeliyim ki Harry Kewell’ın kalışı beni mutlu etti.
Gelin görün ki işin bir de Shabani Nonda tarafı var. Galatasaray’ın büyük bonservis bedelleri ödeyemediği, oyuncuları ikna edebilmek için bugün kullandığı argümanları henüz geliştiremediği dönemde çok cüzi bir miktara transfer olmuş ve iki sezon boyunca maksimum fayda sağlamıştır. Karakterlidir, fiziği müsade ettiği ölçüde mevcut ihtişamlı kariyerinin dahi ötesindeki yeteneğini sergilemiş, Galatasaray’ın son şampiyonluğuna imza atmış oyuncu olmuştur. Kendine has bir tekniği vardır.
Fakat tüm bunların ötesinde istatistik kağıdında yine faydalı görüntüsüne rağmen geçen seneden hissedilen eksiklikleri bu sezon Milan Baros’un sakatlanması sonrası daha bir ortaya çıkmış, kalitesiyle sakladığı defoları görünür olmuştu. Galatasaray’ın sezonun ikinci yarısında ligde yaşadığı keskin düşüşte bence en önemli pay sahiplerinden biriydi. Yine de severiz Nonda’yı, iyi futbolcu, iyi de bir insandı. Ona gereken saygı gösterilip iyi bir veda tertiplenir diye ümit ediyorum. Gönül isterdi ki sözleşmesini tamamlasın ancak koşullar bunu gerektirdi. Ben kendi adıma çok teşekkür ediyorum Shabani Nonda’ya. Müstehcen de olsa tezahüratıyla, Galatasaray’a kattıklarıyla adını hafızalarımıza kazımıştır, adamdır. 2008 şampiyonluğunun resmi bile yeter.
Shabani Nonda’ya veda dedik, bu aynı zamanda Giovani dos Santos’a merhaba da demek. Transfer hakkındaki fikirlerimi bir alttaki yazıda genişçe belirtmiştim ancak merak edilen bir detayı paylaşmak isterim sizlerle. Jo transferinde taraftar nezdinde epey ilgi gören opsiyon konusu Gio için de geçerli ancak bu sefer haberler daha iyi. Gio’nun bonservis opsiyonu Meksikalının ülkesinde verdiği demeçte de belirttiği gibi Galatasaray’a ait. Kimi spor kanallarında bu bedelin 10 milyon avro olduğu iddia ediliyor ancak bu bedelin çok daha makul olduğunu, Tottenham’ın Barcelona’ya ödediği bonservis bedelinden daha aşağıda olduğunu söyleyeyim. Galatasaray eğer isterse 5.5 milyon avro karşılığında 21 yaşındaki genç oyuncuyu kadrosuna katabilecek…
Dizi Dünyasından Kısa Kısa #3: Konuk Oyuncular
Blogu bu sıra boşladık, düzenin ipini kaçırınca yeniden başlamak için de bir adım atmak gerekiyor. Az zaman ayırınca temel konuları yazıyorum doğal olarak, blogun ağırlık merkezi de futbol ve doğal olarak Türkiye Ligi ve Galatasaray’a kayıyor. Bunu engellemek için işi baştan sıkı tutup apayrı bir yazıyla geri döneyim dedim. Bildiğiniz gibi sıkı da bir yabancı dizi takipçisiyim aynı zamanda, birkaç ilgimi çeken detayı ve haberi sizlerle paylaşmak istedim. Yazının kimi yerlerinin spoiler içerebileceğini, özellikle How I Met Your Mother ve Chuck’ı düzenli takip etmeyenlerin ilgili bölümleri pas geçmeleri rica olunur.
İlki gönüllerimizin şampiyonu How I Met Your Mother ve Rachel Bilson’dan. Şu dizi dünyasında sevdiğin tek dizi ve tek kadın kim deseler vereceğim cevaplar sanırım ikisi olur, bu ikisi How I Met Your Mother’ın 100. bölümünde bir araya geldi. Rachel Bilson Ted’in öğrencisi rolündeydi ve doğal olarak aralarında bir atraksiyon bekliyorduk zira dizi yazarları bu bölümün anne hakkında büyük ipuçları içerdiğini yaklaşık bir 2-3 ay önceden sızdırmışlardı. Peki beni tatmin etti mi diye sorarsanız yok derim ama Rachel’ı görmek bile güzel ekranlarda.
Anne ile ilgili sözde ipuçları ise fazla abartılı ve gerçekçilikten uzak geliyor bana artık, dizinin notunu da epey kırıyor haliyle. Anneyle buluşmayı çok kutsal bir anmış gibi işlemeye başladı senaristler, bundan vazgeçmeliler diye düşünüyorum. Ted merkezli hikayeyi devam ettirmeye yönelik bölümlerde böyle problemler var, komedi öğesinden fazlaca kısılıyor ve havada kalan bir romantizm işleniyor genelde. Ted Mosby karakterini seven vardır, sevmeyen vardır ama bana hep yan karakterde daha başarılı gelmiştir Ted. Ötesini beklemek dizinin bütünlüğünden kaybettiriyor. İlk iki sezonunda HIMYM’ı diğerlerinden farklı kılan beş arkadaşın arasındaki samimiyetti ve bunu seyirciye aksettirebilmekti. Anneyi diziye dahil etme stresi bundan çalıyor gibi duruyor. Şu dizinin adı başka bir şey olsaydı da rahat rahat izleseydik dileğimi tekrarlıyorum.
How I Met Your Mother ile ilgili önemli bir not. Dizinin bu sezon final yapacağı söylentileri ağırlıktaydı ancak senaristlerin Twitter’dan yaptığı açıklamaya göre dizinin 6. sezonunun çekileceği kesinleşmiş, şurdan bakabilirsiniz. Umarım üstlerinden şu stresi atarlar da bir an önce yine ‘efsanevi’ diye anacağımız bölümler izleriz. Hikaye baskısı sıkıştırıyor çünkü diziyi. Ayrıca konumuz konuk oyuncuyken diziye önümüzdeki bölümlerde Jennifer Lopez’in konuk olacağını da hatırlatayım, belki duymayanlarınız olmuştur.
Bir diğer konuk oyuncu vakası da Smallville’ın yıldızı Kristin Kreuk’un Chuck Bartowski’nin cazibesine kapılan yeni hatun rolünde Chuck’a adım atmasıydı. Biraz spoilera da girersek anlaşıldığı kadarıyla dizide önümüzdeki bölümlerde de epey rol alacak gibi görünüyor. Shaw karakterinin de diziye girişiyle yeni bir kadın oyuncuya ihtiyaç duyulabileceğini düşünmüştüm, Kristin Kreuk’un Hannah rolü o şekilde düşünülüyorsa belki daha uzun süreli kalabilir diye ümit ediyorum çünkü oyuncuların güzellik bakımından yüksek ortalamaya sahip olan dizilerden biri Chuck ve bir güzelliğe daha kimse hayır demez. Yeri gelmişken Ellie Bartowski karakterini canlandıran Sarah Lancaster’a duyduğum hayranlığı bir kez daha dile getirip yazıyı kapatayım. Şimdi futbol zamanı. Gün içinde iki-üç yazı daha görebilirsiniz buralarda, zamanı ayarlayabilirsem…
+Kontenjan: Bruno Quadros
Galatasaray’da son günlerin gündemi yeni transfer sonrasında yabancı kontenjanında yaşanan şişkinlik ve takımdan kimin gönderileceğiydi. Sakatlığı sebebiyle bu ismin Harry Kewell olacağı söylentileri ağırlıktaydı ancak giden isim Shabani Nonda oldu. Kewell’ın bu şekilde gitmesinin Galatasaray’a yakışmayacağı demecini veren Haldun Üstünel’e ise Galatasaraylıların hislerini yansıttığı için ayrıca teşekkür etmek isterim. Neyse konumuz o değil, konumuz Galatasaray’ın yaklaşık 10.5 sene önce bu kontenjan sorununu aşmak için hangi yola başvurduğu…
99/00 sezonunda Türkiye Ligi’nde yabancı kontenjanı 5 ile sınırlıydı, şimdiki gibi +2 gibi bir ekstra kontenjan da mevcut değil. Şampiyonlar Ligi’nde bir önceki sezon Bilbao deplasmanında yaşadığı talihsizlikle Şampiyonlar Ligi çeyrek finalinin kapısından dönen Galatasaray bu kez işi sıkı tutup kadroyu geniş tutmak amacında, özellikle yabancı rotasyonundaki darlık yönetimi ekstra bir yaban
cı oyuncuyu Avrupada oynatabilmek için çözüm üretmeye itiyor. Golcü Marcio ile beraber gelen Bruno Quadros’u Şampiyonlar Ligi listesine bildirebilmek için Taffarel’i kağıt üstünde PAF takım kadrosuna gönderen ve Bruno’yla sözleşme imzalayan Galatasaray, daha sonra bu sözleşmeyi feshederek Taffarel’e tekrar kontenjan açacak ancak oyuncu bu sürede Şampiyonlar Ligi listesine eklendiği için yalnızca Avrupa’da oynayabilecekti.
Fakat Bruno Quadros bu hinliklere değecek miydi? Onu izleyenlerin cevabı büyük ölçüde hayır olacaktır. Hafızamda kendisiyle ilgili yer eden iki anektod var, birisi Hertha Berlin maçında forma giymiş olması, ikincisi İstanbulspor’a kiralanması. İnternette biraz araştırma yaptığımda bundan öte bir şey hatırlayan, bilen, gören de olmadığını gördüm. Bu işin piri Emre Atasoy’dur aslında, bilirse o bilir diyerek bir pas atayım, belki bizleri aydınlatır. Bu kadar kastıktan sonra insan daha iyi bir oyuncu getiremez miydi demeden kendini alamıyor. Muhtemelen sadece Avrupa maçlarında oynamayı kabul etmesi açısından daha düşük profilli bir transfere yönelmiş olabilir Fatih Terim ve yönetim. Başka da makul bir açıklama yok zaten. Bir de Marcio vardı aynı seriden gelen ama o faydalı oldu yine de, Bruno Quadros’un ise sadece adı kaldı.Blogda bildiğiniz gibi iç saha maçlarında bilet de dağıtıyoruz, ilk bilet için son 10 sezondaki 23 yaş altı yabancı transferlerini sorduğum sorunun kilit cevaplarından biri de Bruno Quadros’tu, bugünlerde yapılan Jo ve Gio transferleri sonrası yâd etmeden geçmemek gerektiğini düşündüm. Nerden nereye…
Galatasaray sonrası kariyerine ise önce memleketi Brezilya’da, daha sonra da Japonya’da devam etmiş. Flamengo, Recipe, Sao Caetano, Cruzerio gibi Brezilya’nın hatrı sayılır kulüplerinde de oynamış aslında, Japonya’da ise Osaka ve Sapporo takımlarında oynadıktan sonra son iki yıldır FC Tokyo forması giyiyormuş. Onca sene sonra hala futbol oynayabilen eski bir Galatasaray oyuncusu, epey ilginç geldi bana. Üstteki fotoğraf da Tokyo’yla oynadığı bir maçtan zaten. Bu ay itibariyle takımdan ayrılmış, resmi sitesine geleceğinin hala belirsiz olduğunu yazmış. 77 doğumlu olduğunu düşünürsek futbola devam edecektir tahminen. Oyuncunun resmi sitesi ise şurda, sol üstte Taffarel’le çektirdiği fotoğraf da ordandır. Meraklısına duyurulur…
Denizlispor 1-2 Galatasaray || Yeni Çocuklar…
Süper Lig klasiklerinden olduğu üzere ikinci yarıya yepyeni ve daha organize bir ekiple giren bir Denizlispor izledik bugün. Eklemelerle beraber orta sahadan net paslarla çıkan, Galatasaray’ın ikinci bölgesini kolayca geçen bir ekip görüntüsündelerdi ve epey sert oynuyorlardı. Hakemin de klasikleştiği üzere pozisyonları okumakta güçlük çekmesi ve ezberlediği ilk yarıda kart vermeme düsturunu kıramaması Emre Çolak’a ve Caner Erkin’in bir yerinin kırılmasına yol açacaktı az kalsın. İlginç olansa pozisyon sonrası uyarı alan oyuncunun Caner’in kaval kemiğine tekmeyi atan Braga’nın değil de Caner’in uyarı alıyor olmasıydı. Bunlar öyle anlar ki adamı futboldan, ligden soğutuyor, Varejao görmüş Murat Kosova’ya dönüyor insan. İsmin Caner, Uğur ya da Tello olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bu garabeti aşamadığımız sürece futbolun bu ligde aslî unsur olması da zor görünüyor.
Caner Erkin dedik, ordan devam edelim. Caner Erkin, Galatasaray’ın son haftalardaki formda oyuncusuydu dersek yanlış olmaz, bundaki en önemli etkenin orta saha çizgisinin ilerisinde yer alıyor olması da açıktı. Bugün bunu daha net gördük, Caner beke geçince oyunu iki gömlek aşağıya düşüyor, yete
nekleri o çizginin gerisinde hiçbir anlam ifade etmiyor. Emre Güngör’ün girişi, Uğur’un sol beke, Caner’in de sol açığa geçtiği oyunun son bölümünde bile Caner’in ön bölgede bir anda farklılaştığını gördük. Böyle bir Caner’i geriye atmak bence üstüne düşünülmesi gereken bir tercih, kendisinden üst düzey bir bek oyuncusu oluşturulabileceğine ben inanmıyorum açıkçası. Rotasyon sıkışır, kullanılır, eyvallah ama zorunlu durumlar hariç pek de tercih edilesi bir seçenek gibi gelmiyor bana. Hazır Denizli’ye uğramışken Hakan Balta’yı rotasyonda ikileyecek Çağlar Birinci için de bir transfer görüşmesi yapılma hiç fena olmazdı hani.
Uğur Uçar ve Barış Özbek, Caner-Arda ikilisinden bireysel beceri olarak çok daha geride oyuncular ancak maç boyunca sağ taraftaki etkinliğin solu katlaması sadece takımın refleksleriyle açıklanacak bir durum değil. Galatasaray’ın ilk golüne kadar Uğur Uçar’ın üç isabetsiz girişimi vardı sağdan, Barış Özbek’in Arda Turan’ın kafasını bulduğu orta golle sonuçlandığında soldan geliştirilmiş herhangi bir organize atağımız yoktu. Hoş, Arda Turan dizilişte sol kanat-forvet olarak yer aldığından son vuruşu yapan isim olması artı hanesine yazılır ancak Balta-Kewell ikilisinden farklı bir şeyler ortaya koyamayan Caner-Arda ikilisinin birlikteliğinin sorgulanması gerekir.
Denizli’de adeti olduğu üzere devre arası hareketli geçer ve takım yeni yıla yepyeni bir yapıyla beraber adım atar ve bir şekilde ligde kalır. Bu sezon ilk yarıyı o kadar kötü geçirdiler ki bu tip bir geri dönüş beklemiyordum onlardan ancak küme düşmenin banko favorileri olsalar da ilk yarıdan çok daha başarılı bir 15 haftanın bizleri beklediği kesin. Orta sahaları epey diri ve derli topluydu, topu ön bölgeye taşırlarken net paslarla Galatasaray savunmasının önüne kadar iniyorlar, hatta zaman zaman bu paslaşmaları ceza sahasına kadar rahatlıkla indiriyorlardı. Galatasaray’ın en temel problemi bu zaten, biraz diri bir takımın orta sahayı geçerken zorlanmasının mümkünatı yok, teknik kapasiteden bağımsız bir gerçek bu. Takım o alanı dolduramıyor, sertleştiremiyor. Yeni transferlerden birinin bu bölgeye yapılması gerektiğinde ısrarcıydım ancak gelişen sakatlıklar ve ihtiyaçlar üç devre arası transferi yapılmasına rağmen o bölgeye bir yenilik getirmedi. Frank Rijkaard da çözümü Emre Çolak’ı o bölgede denemekte buldu.
Maç öncesi şunu demiştim, “Bu Emre Çolak’ın gerçek anlamda Galatasaray rotasyonunda yer edebilmesi için en önemli sınavı olacak.” Emre’nin aynı bölgede görev yaptığı oyunculardan herhangi bir anlamda eksiği olmadığını göstermesi gerekiyordu bu ma
çta fakat beklediğini buldun mu derseniz cevabım hayır olur. Bu yukarıda bahsettiğim problemlerin bir sebebi de Emre Çolak’ın iç oyuncu kimliğinden epey uzak olmasıydı. Tekniğine laf yok, pas trafiğine de uyum sağlayabileceği aşikar ancak fizik gücünden bağımsız olarak bölgesini savunmakta güçlük çekiyor Emre. Sert olmaya çalışıyor ancak bilerek faul yapmakla, ellerinin çok çalışmasıyla sertlik olmayacağını henüz ayırt edememiş gözüküyor. A2 takımında da aşırı agresif hareketlerinin olduğunu biliyoruz ancak bunları törpüleyemezse belki de kariyeri için en kritik fırsatlardan biri olan bu dönemi iyi notla tamamlayamayacak.
Bugün ilk 11′de ilk kez yer bulan bir diğer oyuncu da Jo’ydu. Eli yüzü düzgün bir sahada ilk kez onu izlemek de ayrı bir keyifti. Yeri gelmişken Denizlispor’u tebrik etmek isterim, sahalarda görmek istediğimiz renklerde ve düzgünlükte çimlere sahip bir stadyumları var. Zemin müsait olunca top sürmeyi seven bir oyuncu olan Jo’nun ayağına topun ne kadar yakıştığına da yakından şahitlik etmiş olduk. İlk yarının son anlarında birebirde rakibini geçişi olağanüstüydü, bunu yapabilecek bir adet daha forvet oyuncusu yok Türkiye’de. Son vuruşu yetersizdi ama olsun, zamanla onları bitirmeye de başlayacaktır, yeni ısınıyor. Top indirmesi, pas dağıtması harika. Kaleciden dönen şutunu hücum ribaunduyla tamamlayıp galibiyeti getiren golü atması da onun adına güzel oldu. Bu adamı Galatasaray’da tutmak mümkün olur mu emin değilim ama 4 ay da olsa ülkemize pek uğramayan cinsten bir oyuncu izleyeceğimiz kesin.
Her şeye rağmen keyifli bir maç izledik Denizli Atatürk Stadı’nda. Arda’nın son pasları vermekteki yetersizliğini kenara koyarsak ara ara gösterdiği becerileri, Gio’yu ilk kez sahada görmüş olmamız da anılmadan geçilmemesi gereken anektodlardı. Leo Franco’nun formsuzluğu ise apayrı bir mesele, onu ayrıca ele almak lazım. Bugün maçı veriyordu az kalsın. Dışarda olduğum için Fenerbahçe maçını izleme fırsatı bulamadım, üstüne yazmak istiyordum Sivasspor’u da katıp, olmadı. Önümüzdeki haftadan itibaren yeniden başlamak gerek maç yazılarına. Yarınki menüde Semih Kaya ve Serdar Eylik’in kiralık gönderilmesi var, yanına birkaç yazı daha ekleyebilirsem ne ala…
Reklamda Oynamak
Bir Galatasaray taraftarının televizyonda en çok hoşuna giden reklamların başında GSMobile ve GSBonus reklamları geliyordur eminim. Harry Kewell’ın o müthiş aksanıyla “Kewell from Galatasaray” demesine hasta olmayan bir tek tanıdığım yok. Hatta gaza gelip tekrar izlemeye karar verdim şu an, şurdan siz de bakabilirsiniz.
Avea’nın yeni kampanyası, GSMobile’ın ve diğer kulüp GSM hatlarının reklamlarında bu hat sahiplerini oynatma fırsatı veriyormuş, mailime böyle bir haber düştü. ReklamdaOyna.com diye bir websitesi de hazırlanmış. Hat sahipleri bilgilerini ve bir fotoğrafını gönderip muhtemelen kendi takımının futbolcularıyla beraber bir reklam filmi çekme şansına sahip olacak. İlgilenenlere duyurmak istedim.
Eğer fırsat ve zaman bulabilirsem günün menüsü şöyle:
Kaçan Fırsat: Thomas Hitzlsperger
Yeni Nesil Kiralıklar: Serdar Eylik & Semih Kaya
Bursa’nın Yeni Stadyumu: Timsah Arena
Euro 2016 adaylığıyla beraber tekrar gündeme gelen Bursaspor’un stadyum projesi detayların açıklanmasıyla yeni bir boyut kazandı. Seyrantepe kadar sürüncemede olmasa da aslında 2012 adaylığından bu yana üstüne çeşitli fikirler yürütülen Timsah Arena’nın genel hatları sonunda çizildi. Daha önce yeni
stadyumun Özlüce’ye taşınması gibi fikirler de mevcuttu ama bildiğim kadarıyla taraftarlar bu projeden memnun değildi. Yeni proje bu açıdan Bursasporluları tatmin etmiştir çünkü tam da istenildiği gibi eski stadyumun yerinde yapılacak yeni Timsah Arena. Yeni stadyumun Kültür Parkı’na ve Atatürk Spor Sarayı tarafına doğru 50 metre kayacağı, bu sayede yeni stadyum inşa edilirken Bursaspor’un maçlarına stadyumda devam etme şansının bulunduğunu öngörüyor proje. Yani tribünler parça parça yıkılacak ve muhtemelen 2 yıllık inşa sürecinin büyük bölümünde Bursaspor, başka bir stadyumda maç yapmak zorunda kalmayacak. Bunu da iyi bir haber olarak kaydedebiliriz taraftarlar için.
Stadyumun kapasitesi açıklamalara göre 34.750 kişilik olacak. Bunun yanı sıra 80 tane de loca mevcut Timsah Arena projesinde. Rakamlar Bursa için epey tatmin edici olsa gerek, özellikle loca sayısı önemli bu noktada. İyi bir stadyum Bursalı yatırımcıları da Bursaspor’a katkı vermeye teşvik edecektir, Bursaspor markası yükselirse destek bulması da daha kolay olur. Bursaspor iyi bir taraftar kitlesine sahip, yeni bir stadyum insanlara daha da çekici gelecektir. İlk kez bu kadar boğucu bir Anadolu deplasmanı izleyebiliriz iki sezon sonra. Bu yüzden projenin tamamlanması lig adına atılmış en önemli adımlardan biri olacak, her açıdan hazır bir Bursaspor lige bir farklılık katacaktır.
Proje maliyetinin 70 milyon dolar civarında olması bekleniyor. Spor Bakanı Faruk Özak’a da sunulmuş proje, onayı almış. Mart ya da Nisan ayında kazma vurulması düşünülüyor ama Türkiye’de stadyum inşaatlarından öğrendiğimiz bir şey varsa o da başlamanın en zor aşama olduğudur. Bu açıdan verilen tarihlere pek güvenmemek lazım. Euro 2016 adaylığı kesinleşirse yaz başı gibi başlanır diye tahmin ediyorum, benim iyimser tahminim bu. Euro 2016 tartışmalarında da benim temel argümanım buydu, bizim bu stadyumlara ihtiyacımız var öncelikle, Türkiye’nin bütün sorunlarını bu projenin üstüne yükleyip çemkirmektense bu turnuvayı futbolun sorunlarını çözmek için bir fırsat olarak görmemiz lazım. Bu projenin gerçekleşmesi de açıkça Euro 2016 adaylığına bağlı. Bir an önce şu stadyumları açmak gerek, bunun için nasıl olursa olsun, büyük bir futbol organizasyonu bu ülkeye gelmelidir.
Bildiğim kadarıyla genel bir tablo çizmeye çalıştım, eksik noktalar varsa yorum kısmında belirtebilirsiniz. Proje resimleri ise WowTurkey’den, orda daha farklı resimler de mevcut, merak edenler için…